duvar saati

Hangi sebeple olursa olsun bir eve ilk defa gittiğinde anlam veremediği bir çekingenliğe bürünürdü. Etraftaki her şey gözüne daha kırılgan görünür, içerideki neredeyse her nesneyi ev sahibinin mahremiyetinden bir parça olarak kabul ederdi. Aslında haksız da sayılmazdı. Kendi evine de aynı gözle bakmıştı daima. Evi için aldığı her eşyada ve atmaya yanaşmadığı her şeyde kendi karakterinin izlerini görürdü. Mutfak çekmecelerinde bile kendisini bulurdu neredeyse. En sevdiği kaşık, en sevdiği tabak ve daha bir sürü şey. Evin her adımını ve karışını bu gözle biraraya getirirdi. Haliyle misafir olarak gittiği bir yer de onun için yığınla anlam ifade edebiliyordu. Bu düşüncelerle girmişti o eve de. Etrafı öyle bir tedirginlik ve kısa süren bakışlarla inceliyordu ki, onu gören birisi, bakışlarıyla bir şeylere zarar vermekten endişe ettiğini sanardı. Bu düşüncelerle etrafta dolaşırken, tedirginliğinin sebeplerini düşünmeye başlamıştı. Misafir olduğu evin sahibine saygısından mı, yoksa kendi mahremiyetine duyulmasını istediği saygıdan mı kaynaklanıyordu bu çekingenliği? Sebep inşaasında birer anlam ifade etse de her iki ihtimal de tam anlamıyla nedensel bütünlüğe kavuşmuyordu. Kanepelerden kitaplara kadar etrafındaki her şeyin üstü sanki beyaz çarşaflarla örtülmüş gibi davranıyordu. Adeta uzun zamandır girilmemiş bir ev gibiydi onun için burası. Ve her şey çok kırılgandı. Öyle ki masanın üzerinde duran bir kitap bile sanki onun dokunuşuyla paramparça olacak gibi hissederdi. Bu dikkatle birkaç dakika daha dolaştı odada.        

Daha sonra evsahibinin sesiyle uzaklaştı düşüncelerinden, «Ne içersin?» Onun gibi insanlar için her soru, üzerinde belli hassasiyetlerle düşünülmeyi gerektirirdi. Çay isterse bu evsahibinin vaktini alabilirdi, kahve daha kolay hazırlanırdı, fakat evde kahve yoksa bu da yine evsahibini önemsiz de olsa mahcup edebilirdi. «Su yeterli.» diye seslendi. Buna karşılık duyduğu şey, «Kahve yapıyorum.» olmuştu. Evde kesif bir sessizlik ve varolan bu sessizliğe tamamen zıt bir aydınlık vardı. Ve dakikalardır fark etmediği saatin sesi, birden bire işitilebilen tek şey oluverdi.

Kendisini misafir addettiği evlerdeki her şeyin sahip olduğu mahremiyet perdesinden muaf gibiydi saatler. Hatta tam aksine duvar saatleri misafirler için vardı sanki. Salonun en görünür duvarına konulur ve zaten artık baktığımız her yerde görülebilen vakit, o kocaman duvar saatiyle tekrar ifade edilirdi. Saatin sesi bir süre sonra onun için iyiden iyiye bir tanıdık haline gelmiş ve odanın içinde attığı her adımı o «tık» sesiyle eşzamanlı hale getirmeye başlamıştı.

Dakikalar geçtikçe eve de alışmaya başlıyor gibiydi. Mahremiyet perdesi, bir tiyatro perdesi gibi fakat daha yavaşça ortadan kayboluyordu. İlk başta göz ucuyla bakmaktan bile uzak dururken, şimdi masanın üstündeki kitapları teker teker inceliyordu. Kendisinde de var olan bir kitaba rastlamıştı. Evi biraz daha aşinalaştıran kitabı karıştırırken, altı çizili satırları daha da farklı bir özenle okuyordu.

Ayak seslerinden, evsahibinin adımlarını dikkatle attığı anlaşılıyordu. Elinde iki bardakla girdiğini görünce bir süre daha bekledi; bardakları, kanepenin hemen önündeki sehpaya koyup oturmasından sonra elindeki kitabı aldığı yere aynı şekilde bırakarak o da tekli koltuğa geçti.

***

Geçen birkaç saatin ardından evdeki yabancılığı neredeyse yok olmuştu. Konuşmanın yerini küçücük bir es aldığı esnada gözü birden duvardaki saate takılmıştı; misafirler için konulan saate. Saatin durduğunu fark etmesi ve bunu dile getirmesi neredeyse aynı anda gerçekleşmişti. Fakat evsahibinin «O saat hep bozuk.» karşılığı, saatler içinde ortadan kalktığını sandığı tüm perdeleri, tekrardan her tarafı kaplar hale getirdi. Yolu sahiplenen her yolcunun hissettiği, «Artık gitme vakti geldi» hissi onu da birdenbire ve içten içe işgal etti. Tebessümle duvardaki saate bakıp, kelimeleri yanyana getirdi, «O halde, sanırım gitme vakti.»

Bir Cevap Yazın