geceyarısı konuşmaları-2

Her vazgeçiş bir ölümdür. Her aşk ise katildir, aşkı katletmek mümkün bile değilken. Velhasıl yalnız sevgi baki kalır, ki onu da yalnız insan öldürür.

***

“Nerede kayboldun?” dedi, sanki normal bir soruymuş gibi bu. Artık böyle şeyleri konuşacak gücümün olmadığını anlayıp vazgeçsin istedim o an. Ama kaybolduğum yerde konuşacak kimse kalmadığından, “Yine mi başlıyoruz?” diye sorabildim yalnızca. Otobüsün camına doğru dönüp gülümsedi birden. Tebessümündeki acımasızlığı camdaki yansımasından o kadar rahat görebiliyordum ki, çaresizliğimden duyduğu zevke karşı bariz bir nefret belirdi içimde. Fakat sabaha kadar katlanmak zorundaydım ona. Benim sessizliğim onu daha da acımasız biri haline getiriyordu.

“Benden daha iyi biliyorsun, nerede kaybolduğumu.” dedim. Konuşmaya başladığımı fark etmesiyle birlikte tekrar ciddileşti. Hatta belki de verdiğim cevabın, onu tüm sorunlara ortak yapıyor olmasıydı, ciddileşmesine sebep olan şey. Emin olmak için, “Mutluluklar değil de acılar birleştiriyor insanları, aksine inananlar bile içten içe farkında bunun.” dedim. Derin bir nefes alıp gözlerini kapatarak “Evet.” dedi, “En azından senin için böyle bu.”

Anlam veremedim o son sözlerine. “Nasıl yani?” diye sordum. Bu gafletimin, vereceği cevabı çok daha yaralayıcı hale getireceğinin farkında bile değildim. Ve konuşmaya başladı tekrar, “Farkında bile değilsin ne kadar katlanılmaz olduğunun. Bu aptalca sanrın, sevilebileceğine inandırıyor seni.” Daha fazla konuşmaması için her şeyi yapabilirdim o an. Onu susturamıyor olmaktan çok, haklı olduğunu bilmek yakıyordu canımı.

“Ben kimseden beni sevmesini beklemedim.” dedim, “Sen dahil.” Kendimi kandırdığımı söyledi. Her söylem bir cevap beklermiş. Öyle söyledi. “Neden yapıyorsun bana bunu?” dedim. Tamamen savunmasız bir haldeydim artık. Beni duymamış gibi devam etti konuşmaya, “Hem beni sevmeni beklemiyorum zaten, seninle biz aynı yerde kaybolmuş insanlarız yalnızca.” Galiba bana karşı olan tüm hırsı kendineydi aslında. Ben yalnızca payıma düşen acıyı çekiyordum.

“Bir çocuğu üzdün sen.” dedi. Artık gözlerindeki öfke öyle büyümüştü ki, içten içe acıyordum ona. Bunca pişmanlığı taşımak mümkün olamazdı. Onun kadar ölüme hazır birisi için bile çok ağır bir şeydi bu. “Üzüldüğü için mi öldürdün o çocuğu?” diye sordum. “Evet.” dedi, “Tekrar sevilemeyecek kadar üzmüştün onu.”

Bir süre ağzımı açamadım. Sonra da, “Madem ben de sevilemeyecek kadar katlanılmaz bir insanım, beni neden öldürmüyorsun?” diyebildim, çaresizce.

Artık benden bir şey söylememi beklemeyeceği o son cümlelerini kurdu, neredeyse bağırarak, “Hala umut edecek kadar aptalsın” dedi, “Sadece pes edeceğin günü bekliyorum”.

Bunları söyledikten sonra vazgeçti üzerime gelmekten. Sabaha kadar sustum ben de. Söyleyecek bir şeyim de kalmamıştı zaten. Hiçbir şey olmamış gibi, o sabah da güneş doğdu.

Bir Cevap Yazın