sır

Uçsuz bucaksız bir ıssızlık memleketidir zaman.

***

“Var mıdır, sırrı olmayan sessizliğin ehemmiyeti?” diye sordu. Samimiyetle sorulan her sorunun ucu biraz da sorana dokunuyordu böyle vakitlerde. O da bu niyetle sormuştu, fakat belli ki farkında değildi bunun. Savunmasızdı; inanmaya ve dahi inandırılmaya ihtiyacı vardı. Sessizliğin boşuna olmadığına inanmaya ihtiyacı vardı. Neyi soruyordu peki? Neden bana soruyordu?

Sessizliğin sırrı… Sırrın sessizliği… Sessizliğin sahip olduğu sır öylesine anlamlı geliyordu ki insana, salt sessizliğin bir anlama sahip olmadığını düşünmek pek de boşuna sayılmazdı.

Bir süre düşündüm sessizce. Nihayetinde, bütün yollar “var olmak” meselesine çıkıyordu. Hepimiz var olma çabası içindeydik. Nafilelikten korkmanın sebebi de, iz bırakmaya çalışanın çabası da buydu. Yanlış izler bırakmaktan korkmuyor muyduk acaba?

Bu olabilir miydi, sessizliğin sırrı? Düşmekten korkan bir kuşun, uçmaya cesaret edemeyişine benziyordu. Diğer taraftan, sırra vakıf olan insan, sessizliği bozmadıkça sırrın varlığından söz etmek mümkün olabilir miydi? Devam etti bu düşünceler uzun uzadıya. Sırra vardığımı sanarak bozdum sessizliğimi, “Sırrın sessizliği lafı güzaf, sessizliğin sırrı vardır elbet. Asıl sır hâldedir; Sır, ancak hâlde gizlenir.”.

Bir Cevap Yazın