kanat

Sonbahar gelmişti. Sıcak bir bardak varken elinde, gözü gökyüzüne dalmıştı. Gökyüzü kadar umut dolu bir yüzü vardı. Martılar vardı derin gözlerinin daldığı yerde. Bir telaş, bir savaş, bir umut, belki bir aş, küçük bir hayat. Küçücük vücutlarında duygular vardı elbette ama, onları gözleyende bambaşka bir duygu belirdi.

Tarifi zor, tanımadığı kanatların sessiz elvedası, ama o gidişin gururundaki asalet. Hayat mücadelesi vardı küçücük siyah gözlerde. İsyansız, inanarak, korkmadan ama tehlikeli. Ne hüzün ne de mutluluk. Tarifi zor.

Kanatları yoktu kızın, ne kaçtığı bir sonbahar, ne kaçmak için bir sebebi vardı. Hayal kurmaya korkuyordu belki ama umudun sıcaklığı vardı kalbinde.

Tehlikeli bir elveda vardı belki. Ama bir de hayat vardı, yaşamak zorunda olduğu. Bir umut, bir yudum, bir elveda. Evet, değerdi yaşamaya, herşeye rağmen.

bir bardak insan

İnsanlar var, göründükleri kadar bile değiller. Ne düşünceleri kadarlar, ne de inançları. Bir bardak gibi, içi boş ama ışık oyunları kadar dolu.

yuvarlak masa

Neden konuşuruz ki insanlarla? İhtiyaçlar, anlaşılma arzumuz, anlatma arzumuz, mutlu olma arzumuz?

İhtiyaçlarsa cevap muhatap dosta ihtiyaç duymaz. Herhangi biri, bazen yoldan geçen kişidir ihtiyaçlarımızın mağduru.

Anlaşılma arzumuz? Dünyanın insanı umursamaması yetmez gibi acizliğimizi hatırlatır aslında bize. Yaptıklarımız, yaşadıklarımız bizi tatmin etmez, takdir bekleriz en az biz kadar aciz insanlardan. İzansız çaba.

Anlatma isteği belki de en lider ruhlu görünenidir fakat, o da diğerleri kadar ironik aslında. Tek başına ne dünyayı döndürebilen, ne de dünyayı durdurabilen bizler, bir ağaç dikmekten alıkoyarız kendimizi ama insanlara ormanların güzelliklerini anlatırız. Barış Manço bir şarkısında derdi ya hani “Barış söyler kendi bir ders alır mı?” onun gibi.

Elbette bunu bile söylemek kendiyle çelişen bir davranıştır ya, felsefenin çelişkileriyle savaşacak gücüm yok.

Mutlu olma arzusu en güzelidir aslında, sevenle, sevilenle paylaşılır. Masumdur yani. Hoş mutluluktan çok zaman önce vazgeçenler için yine anlam taşımaz.

Bir de sebepsizce yapılan konuşmalar vardır. En boşu gibi görünse de aslında en hakikatlisi, en özgürüdür. Sınır yoktur, ayıp yoktur, alınma yoktur. Bir tek dostla yapılır.

Ben bir seyyah, söyledim sözümü boş duvarlara yine ama yoruldum be yoldaş, niyetin değildi belki, fakat şüphe ettim bir kere. Zaten konuşmayı sevmem ya, artık sebepsizce de konuşmam.

düşler

Küçük yaşların büyük hayalleri olmaz. Belki pembe bir dondurma, en büyüğünden olsa bir bisiklet. Temiz ve saftır da o yaşların hayalleri. Çalmayı düşünemez mesela o pembe dondurmayı. İmrenerek bakar sadece, sokaktaki diğer çocukların tekerleklerindeki o parlak süslere.

Bedenler büyüdükçe, hayaller büyür başlarda. Fakat küçükken altından emekleyerek geçtiğimiz engellere çarpmaya başlarız artık. Sığmayız o dar yollara. Üç seçenek vardır bundan sonra. Fakat insan seçtiği yoldan başkasını görmez genelde. Bu yüzden herkes kendince bu kadar haklıdır.

Kimimiz başkalarının gerçeklerini çalar, hayallerimize kavuşuruz. Kimimiz öldürürüz hayallerimizi pes ederiz. Fakat o küçük yaşların saflığını kaybetmeyenlerimizse, çırpınır hayallerimizi var ederiz. En zoru da üçüncü yoldur zira. Emekleyen bir bebeğin ısrarla ayağa kalkmak için hamle yapması gibidir. Çok kez yüzüstü düşülür.

Daha ilerideyse, hayaller anlamsızlaşır. Çünkü içimizi yakan o hayaller, yanmış ve kül olmuştur. Bir ufak rüzgarla birlikte uçacaktır küller elimizden. Sıkıca tutarız. Sımsıkıca tutarız fakat, uçar gider.

Ve insan en büyük hayali kurar farkında olmadan. Huzur ve ölüm.

Huzur gelir mi bilinmez ama, evet, hepimiz ölürüz.

unutkanlık

Unutkan bir insanım ben,
Unuttum mesela saçlarını,
Beline kadar uzanırdı hani.

Sonra kokunu unuttum,
Vardı ya şu gül gibi olan,
Hatırlamıyorum onu mesela.

Sesini unuttum bir gece.
Sabah duyar gibi oldum,
Uyudum öğlene kadar hemen.
Unuttum yani.

Adını hatırlıyorum senin ama,
Ben bunları neden yazdım,
Onu da unuttum.

su

Ve kız yarısını içtiği suyu masada bırakırken, yanına çocuğun ruhundaki son sevgiyi almıştı. Yolculuğundan daha kısa süren bu konuşmadan sonra, o çocuktan geriye yalnızca ben kalmıştım.

gelemem anne

Özledim seni anne. Olmaz sanmıştım ama özledim. Bilirsin beni anne. En iyi sen bilirsin. Gideceğim zaman bir yere, çıkmadan önce o kapıdan kaç kere gelirim yanına. Kızarsın her seferinde “sorumsuzsun” diye de bir kez olsun bırakmazsın beni kendi halime. Ama bilirsin ki çıktığımda babam kadar kuvvetli o kapıdan, dönmem bir daha geri. Unuttuklarım evde kalmıştır.

Çok özledim seni anne. Boğarcasına sarardın ya atkımı boğazıma, daraltmanı özledim anne. Telefonla aramanı özledim ilk defa gurbete gittiğimde aradığın gibi. Ben yine düzensizim anne dört bir tarafa dağılmışım kıyafetlerim gibi de, ne toparlanabiliyorum ne de katlanabiliyorum yokluğuna.

Özlediğini biliyorum anne, sessizliğimi; odama girdiğinde ismimi söylemeden daha, günaydın anne dememi özledin biliyorum. Tembelliğimi özledin. Söylemek için fırsatım var diyerek ertelediğim cümleler kadar üşengeç tembelliğimi. Üçlü koltukta otururduk da yatardım dizine okşardın saçlarımı, bugün dökülen saçlarımı özledin.

Ne güzel söylerdik annem o şarkıları beraber. Sertti babamın sesi uymazdı sanki hiç bizimkine. Ama onu da dinlemeyi severdik.

Hep söylerdin ya annen başkadır diye. İnanırdım da anlamazdım annem. Korkuyorum şimdi anne, gözlerimde var bir deli cesaret ama korkuyorum gözlerime sen gibi bakmak isteyenlerden. Kayıtsız sevdin annem şartsız. Canını sıksam kızardın belki de etmezdin tek bir beddua. Korkuyorum anne dik dur derdin ya hep bana, kırarlar beni anne. Korkuyorum.

Ama gelemem anne. Çok özledim seni. Öylesine bir söz değil bak bu, hakkın var ya bu canda, canımdan çok seviyorum seni. Ama gelemem anne. Kapattım kapıyı bir kere, çıktım artık evden. Telefonum her çaldığında aklıma gelir geç kalma diyişin ama gelemem. Bak geldim işte kapının önüne ama giremem anne. Bekleme balkonda anne gir içeri. Gidiyorum ben. Bakma camdan anne. Bakarsan eğer bilirim içeri gelemeyeceğimi ama engel olursun bana gidemem uzaklara…