şiirleri bırak bana

Şiirleri bırak şimdi bana,
Şarkıları al, yağmurlar da senin olsun,
Görmesem de olur, gözlerini ve gülüşlerini,
Sevdiğimiz her şey sana kalsın,
Yalnız şiirleri bırak bana.

Çünkü raflara sığmıyor şimdi kelimeler,
Kağıda yakışmıyor hiçbir satır,
Söylenecek çok şey var…
Söylenecek çok şey var, var olmasına da,
Yan yana gelmiyor, gelemiyor;
Kelimeler,
Yan yana gelemiyoruz,
Sen ve ben.

Gecenin bu vaktinde,
Penceremde birikiyor şimdi gözlerin,
O,
“Eski zaman gözlerin”.
Bir de, vakitsizce harcadığın kelimelerim.

ağabey

Önce Barış Ağabey gitti, sonra Cem Ağabey. Yanlarına ne aldılarsa artık, geriye pek de bir şey kalmadı.

***

Kim kaldı şimdi geriye? Kimse kalmadı elbet. Kimse de kalmayacak, orası aşikar. Beklemeye devam ediyoruz hep birlikte bir şeyler olsun diye. Her sabah zikretmeye korkarak uyandığımız bir umut var içimizde; “Bugün değişecek dünya.” Değişmiyor değişmesine, orası ayrı ama yine de uyanıyor insan, ölmüyor yani. Her sabah usanmadan uyanıyor insan. Bazen zor uyuyor, bazen de zor uyanıyor. Ama hep korkarak uyanıyor aslında. Hep bir umut var, ve hep de bir korku var. Diyor ya hani; “Bir tek umut yaşatır insanı, bir de umut öldürür, hissettirmeden.” işte aynen öyle.

Yaşıyoruz en nihayetinde. Bilmeden yaşıyoruz, gözü kapalı yaşıyoruz. Bazen umarak, bazen de ağlayarak, bazen de sessiz; ama yaşıyoruz işte. Ölmüyoruz yani baktığında. Kimse de sormuyor, “Merak ediyor musun sonrasını?” diye. Hoş, sorsalar ne! Cesur değiliz o kadar, hiç olmadık da. Meraktan ağırdır korku.

İşin acı yanı, sevgiden de ağırdır korku. O yüzden sevemedik hakkıyla, o yüzden ağlayamadık şöyle denizlerce. Türlü bahanelere saklandık, insanız diyerek(!) ve ağlamadık adam gibi. Adam gibi ağlayamadık biz. Çok değil, gerçekten çok değil, biraz ağlayabilseydik, ama hakkını vererek ağlasaydık; böyle olmazdık ağabey. Söyle bana gelecek vakit, biz neden böyle olduk?

Onca zor içinde, neden gitmek hep en kolay oldu ağabey? Neden hep kolayı seçtik? Sen daha fazla yaşadın benden. Daha fazla üzüldün belki. Söyle ağabey, neyi öğrenemedim ben? Eksik bir şey var ağabey, adını koyamıyorum.

sabah-2

Bir şeyler oluyor gökyüzünde,
Daha kötüleriyse yeryüzünde.

**

Kim bilir kimdi, o, kime benzettiğimi dahi hatırlayamadığım kadın. Hepsi tek bir kişi oldu artık onların. Ne isimleri kaldı ne de yüzleri. Gitmekle kalamamak aynı şey değil demişti bir adam bir geceyarısı. “Herkes gider mi?” diye sormuştum ben, “Kim kalır ki?” demişti o da. Aynı şey değildi. O gece hiç düşmanım kalmamıştı benim, kendimden başka. Herkes gitmişti.

Hiç olmadığım kadar kendimleyim şimdi. Herkes uykuda, mesela sen, o ve onlar. Bir ben sokaktayım bir de ekmek yapan fırıncı. Bir ben korkağım artık bir de sokakta yatan evsiz adam. Kaldırımlar dosttan öte şimdi, konuşmadan anlaşıyoruz. Bir o beni biliyor, bir de ben onu. Güneş doğduğunda kim bakar kaldırımların yüzüne?

Sen belki de, o sabah geldin.

kırık şiir

Nasıl güzel yağıyordu yağmur. Hasret gibi teslim ediyordu kendini toprağa, damla damla. Yağmurdan sonrasının bilinmezliği kokuyordu her taraf. Fark edildiğinde büyüsü bozulacak ışıklar parlıyordu kaldırımlarda. Kırık bir şiir geldi aklıma, kırdığım bir şiir belki de. Kendi kendime kurduğum cümleleri duymuş gibi baktı yüzüme, “Hiç kırılır mı şiirler?”

**

Kaldırım taşları gibi bekliyorum şimdi,
Mütevazi ve kadere mahkum biri gibi.
Hiçbir ehemmiyetim yok yani,
Benim gibi binlerceden yalnızca biri.

fotoğraf-3

“Her şeyi yazdılar.” dedi. “Nasıl yani?” diye sordum. “Basbayağı” dedi “Her şeyi yazdılar işte.” Bakışlarındaki acıma kendineydi sanırım o an.
“Bunu da yazdılar mı peki?” diye sordum,
“Bunu da ben yazdım.”
Her zamanki gerçekçiliğiyle cevap verdi, “Lüzum yoktu aslında, keşke yazmasaydın.”

***

İnsanlar ne kadar sessiz değil mi? Geceleri yani… Bir günün diğerine devroluşuna karşı durulan bir seremoni gibi sanki bu sessizlik. Sessizlikleri anlamaya çalışırken öleceğim sanırım, susuşları ve sessizlikleri. Yanlış kararlar almaya yatkın bir tarafımız var galiba. Gecenin sürüklediği dürüstlüğe sığınmak gerekliydi konuşurken. Hele de alternatifi susmakken. Umutlar yaşatır diyordu bir yerlerde; ve fakat umutlar öldürür diyordu aynı zamanda. İnsan işte, kendini bitirmesinden korktuğu şeye saldırıyor ilk başta. Ki o “şey” kendinden bir parça olsa bile yapıyor bunu. İnançlarını, sevgilerini, umutlarını ve daha neler neler…

Önemsiz bir yığın şey işte. Çok da ehemmiyeti yok aslında bazı farkındalıkların.

Hatırlarsın belki, sıradanlığımı yanıma alıp, bütün renklerimi bıraktığım birileri vardı. İsimlerini bile bilmediğim birileri. Benim nazarımdaki tek güzel hikaye onlarınkiydi. Sadece onlar mutluydu. Ben hep bir yerlerde bir şeyleri bırakarak eksilirken ve hatta korkaklaşırken her geçen gün, bir tek onlar mutlu kalmıştı. Çünkü onların hikayesine ait bir son yoktu benim için.

İnsanlığın en büyük çaresizliği bu işte; hepimiz kendi sonumuzu görmeye mecbur bırakılmışız. Şimdi sorsan bana bunda senin bir kabahatin var mı diye; “Eh benim de cümlelerim tükendi artık.” diyebilirim sadece.

En nihayetinde tek ihtiyacımız olansa bu aslında; bir mutlu fotoğraf, sonunu hatırlamak zorunda olmadığımız.

belki

Biraz müsaadenizi istiyorum şimdi.

***

Yolunu kaybetmek diye bir şey vardır hani… Fenadır o hal. Bilinmezliğin kokusu vardır her sokakta. Kolay kolay da kaybolmaz aslında insan ama ne eder nasıl eder; başarır yine de kim olduğu belli olan sokaklarda kimsesiz olmayı. Herkes de kayıptır en nihayetinde. Kim olmak istediği yerde ki? Bilmiyorum, belki de kendimi kandırıyorum.

Yalnızlığı ortak payda yapmaya çalışmak ne kadar garip aslında. Başka birinin yalnızlığında kendisini bulması insanın… Nereden bakılırsa bakılsın hastalıklı bir düşünce. Fakat insanı böyle bir konuda kendisi bile yargılasa pek bir şey değişmiyor. Belirsizliklerden bahsediyordum sanırım. Ya da lafı oraya getirecektim işte, her neyse, bu sefer yol pek de önemli görünmüyor. Kati bir şekilde inanılan gelecek düşüncesinden yediği sağlam birkaç tokat ve tekme sayesinde belirsizliklerin daimi varlığını keşfediyor insan. Masadan düşen bir bardağın havadaki yolculuğunun neticesi bile bilinmezlik oluyor o insan için. Öyle ki, belirsizliklerin kesinliği bile korkutucu oluyor bir noktadan sonra. “Kesin bir şey yoktur. Bunu unutmamam lâzım.” diyerek başlayan şüphe, “Kesin bir şeyin olmadığı hakkında bile kesin konuşmamalıyım.” fikrine eviriyor kendini.

Neticede kayboluyorsunuz işte. Garip… Gerçekten çok garip. Hala sizi de dahil etme çabasındayım şu kısacık hikayeye. Bir şeyleri çözmenin tek yolu onu kabullenmektir diye bir safsata vardı. Şu sıra safsatalara inanma meylindeyim. O yüzden düzeltiyorum cümlemi, neticede kayboluyorum.

İşin vahim yanı, bu düşüncelerin akışına teslim olursam kelimelerimin arasına “kesin” olan bir şeyler sıkışacak gibi geliyor. O yüzden yine beceriksiz bir kapanış yapmak evla olacak galiba.

Öyleyse şimdi bana biraz müsaade edin.

Yok olmalıyım.

saçma sapan işler

Kendim için bir şeyler yapayım dedim geçen. Düşündüm epey, aklıma hiçbir bir şey gelmedi. Bir köşede yer etmiş ama belli ki. Yürüyordum işte bugün, çok da sıradan bir yoldu aslında, insanlar falan vardı bildiğin. Bir esnaf çimento getirmiş bolca. “Abi” dedim, “Fazlaysa alabilir miyim?”. “Neye lazım?” diye sordu. “Neme lazım” dedim kendi kendime doğruyu söylersem başım belaya girer, yalan söyledim. İnandı verdi bir torba çimentoyu.

Tenha bir yer buldum şöyle deniz kenarı. Tahsilliyim ya, biliyorum nasıl yapılacağını. Tımarhane diktim hemen bir tane, ama kendim için. Baktım şöyle bir, “Evet” dedim, “Güzel oldu”. Zaten bir tımarhane niye kötü olsun ki? Bir tımarhanenin kötü olması için hiçbir sebep yok bence. Topladım bütün akıllı adamları soktum içeriye. Hava da bir güzel esiyor zaten. Hiç itiraz etmediler geldiler hemen.

“Oldu” dedim, “Bir de tabela yaptım mı tamamdır”. Kendi kendime söylüyorum bunları tabi. Biri duysa, Allah muhafaza! Neyse gittim tekrar sıradan, bayağı, gayet alışılagelmiş olan yolun oraya, aynı bıraktığım gibi. O insanlar falan hala oradalar. İçimden geldi, hallerini hatırlarını sorayım dedim. Bağırdım şöyle iyice, “Nasılsınız?” diye, ters ters baktılar. Biri diğerine döndü, kısık sesle, “Deli herhalde” dedi. “Teveccühün canım benim” dedim. Güldü ben öyle söyleyince, “canım” dedim ya, hoşuna gitti belli ki. Dalga geçmiştim aslında. “Tabelan var mı?” diye sordum, “Yok” dedi. Güldüm ben de sonra, “Sen öyle zannet” dedim. Alındı biraz ama umursamadım. Sen kimsin ki bana deli diyorsun yani? Neyse, mühim değil.

Gittim birkaç tahta aldım, bir yerlerden (neresi olduğunu inanın hatırlamıyorum) bir de boya aldım başka bir yerden; (orayı hatırlıyorum ama size söylemeyi düşünmüyorum) hemen döndüm güzel tımarhaneme. Tahtaların üzerine hepsi küçük harflerle “tımarhane” yazdım, astım tımarhanenin en güzel yerine. Şöyle bir iki adım geri attım, baktım. “Oldu, oldu” dedim, “Muntazam oldu, tam akıllı adam işi”.

Baktım hava kararıyor, içeriye gireyim artık dedim kendi kendime. Bunu başkasına söylesem yadırgamazdı herhalde. Sonuçta içeri girmeyip ne yapayım? Neyse, girdim içeri; baktım akıllı adamlar bir koyu sohbetteler. Yine bağırdım, “Nasılsınız?” diye, “İyiyiz de, senin ne işin var burada?” dediler. “Vefasızlara bak” dedim. Ama kendi kendime söyledim. Akıllı adama vefasız demek riskli iş çünkü. “Olur mu öyle şey” dedim, “Ben yaptım burayı, benim tımarhanem burası”. Güldüler kendi aralarında, bir iki espri yaptılar, anlamadım espriyi. “Manyak mısın?” dediler sonra bana dönüp. “Ne bileyim?” dedim, “Olabilir”. “Sen eve git biz eve geliriz sonra” dediler. “Hah tamam o zaman olur” dedim ben de saf gibi. Kalktım eve gittim işte. Kahve yaptım içtim sonra. Açtım birkaç tane akıllı adamın birkaç kitabına baktım, “Güzel yazmışsınız” dedim. Ama yine kendi kendime dedim. Akıllı adamı övmek de riskli.

Bekledim epey. Baktım gelecek gibi değiller kalktım ben gittim tekrar. İçeri girdim, baktım kimse yok. Not bırakmışlar bir tane; “Gelemiyoruz, delirmeye karar verdik”.

Saygılarımla efendim.

geceyarısı konuşmaları-2

Her vazgeçiş bir ölümdür. Her aşk ise katildir, aşkı katletmek mümkün bile değilken. Velhasıl yalnız sevgi baki kalır, ki onu da yalnız insan öldürür.

***

“Nerede kayboldun?” dedi, sanki normal bir soruymuş gibi bu. Artık böyle şeyleri konuşacak gücümün olmadığını anlayıp vazgeçsin istedim o an. Ama kaybolduğum yerde konuşacak kimse kalmadığından, “Yine mi başlıyoruz?” diye sorabildim yalnızca. Otobüsün camına doğru dönüp gülümsedi birden. Tebessümündeki acımasızlığı camdaki yansımasından o kadar rahat görebiliyordum ki, çaresizliğimden duyduğu zevke karşı bariz bir nefret belirdi içimde. Fakat sabaha kadar katlanmak zorundaydım ona. Benim sessizliğim onu daha da acımasız biri haline getiriyordu.

“Benden daha iyi biliyorsun, nerede kaybolduğumu.” dedim. Konuşmaya başladığımı fark etmesiyle birlikte tekrar ciddileşti. Hatta belki de verdiğim cevabın, onu tüm sorunlara ortak yapıyor olmasıydı, ciddileşmesine sebep olan şey. Emin olmak için, “Mutluluklar değil de acılar birleştiriyor insanları, aksine inananlar bile içten içe farkında bunun.” dedim. Derin bir nefes alıp gözlerini kapatarak “Evet.” dedi, “En azından senin için böyle bu.”

Anlam veremedim o son sözlerine. “Nasıl yani?” diye sordum. Bu gafletimin, vereceği cevabı çok daha yaralayıcı hale getireceğinin farkında bile değildim. Ve konuşmaya başladı tekrar, “Farkında bile değilsin ne kadar katlanılmaz olduğunun. Bu aptalca sanrın, sevilebileceğine inandırıyor seni.” Daha fazla konuşmaması için her şeyi yapabilirdim o an. Onu susturamıyor olmaktan çok, haklı olduğunu bilmek yakıyordu canımı.

“Ben kimseden beni sevmesini beklemedim.” dedim, “Sen dahil.” Kendimi kandırdığımı söyledi. Her söylem bir cevap beklermiş. Öyle söyledi. “Neden yapıyorsun bana bunu?” dedim. Tamamen savunmasız bir haldeydim artık. Beni duymamış gibi devam etti konuşmaya, “Hem beni sevmeni beklemiyorum zaten, seninle biz aynı yerde kaybolmuş insanlarız yalnızca.” Galiba bana karşı olan tüm hırsı kendineydi aslında. Ben yalnızca payıma düşen acıyı çekiyordum.

“Bir çocuğu üzdün sen.” dedi. Artık gözlerindeki öfke öyle büyümüştü ki, içten içe acıyordum ona. Bunca pişmanlığı taşımak mümkün olamazdı. Onun kadar ölüme hazır birisi için bile çok ağır bir şeydi bu. “Üzüldüğü için mi öldürdün o çocuğu?” diye sordum. “Evet.” dedi, “Tekrar sevilemeyecek kadar üzmüştün onu.”

Bir süre ağzımı açamadım. Sonra da, “Madem ben de sevilemeyecek kadar katlanılmaz bir insanım, beni neden öldürmüyorsun?” diyebildim, çaresizce.

Artık benden bir şey söylememi beklemeyeceği o son cümlelerini kurdu, neredeyse bağırarak, “Hala umut edecek kadar aptalsın” dedi, “Sadece pes edeceğin günü bekliyorum”.

Bunları söyledikten sonra vazgeçti üzerime gelmekten. Sabaha kadar sustum ben de. Söyleyecek bir şeyim de kalmamıştı zaten. Hiçbir şey olmamış gibi, o sabah da güneş doğdu.

geceyarısı konuşmaları-1

Yıkıyorum yüzümü, çıkmıyor suratımdan karanlık. Ellerime bulaşıyor gece. Satır aralarına gizlenmeyi kabul etmeyen bir siyahlık var sanki gördüklerimde. Sessizlik susturuyor çıkardığım her sesi. Ağzımdan fırlayan her kelime, sokaktaki bir adamın ıslığı kadar yalnızlaşıyor sanki havada. Hoş, duyulsa daha da fena. Teslim olmak geliyor artık içimden, korkulan rüyalara.

***

“Neden nefret ediyorsun bu kadar?” diye sordu yanındaki çocuğa. Çocuk omuzlarını silkti ilk başta, söyleyecek şey bulamamış gibi bir hali vardı sanki. Adam tekrarladı, “Bir sebebi olmalı mutlaka.” Çocuğun soğuk yüzündeki ifadeden anlaşılan, bir sebep bulmaktan çok bahane aradığıydı sanki. “Sevmemek yeterli bir sebep bence nefret etmek için” dedi. Adam derin bir nefes aldı duyduğu cevaptan sonra. Çocuğun söylediklerinin yalnızca bir bahane olduğunun farkında gibiydi, fakat nasıl olduysa, nefret kadar kesin bir duygu için yeterli bulmuştu çocuğun savunmasını. “Peki bu nefret kolaylaştırıyor mu yaşamanı?” diye sordu adam. Halbuki sevmediği her şeyden nefret edip etmediğini sormalıydı bana kalsaydı; sonuçta hiç kimse bu kadar nefreti barındıramazdı içinde, ama sormadı. Fakat farklı bir şeyin peşindeydi. Çocuk çözülüyordu sanırım, soğuk ifadesi yüzünü yavaş yavaş terkediyordu. Yanlış yapmadığı konusunda inandırılmaya ihtiyacı olan birine benziyordu git gide. “Hayır” dedikten sonra bir süre duraksadı ve devam etti, “Fakat bazı şeyleri kolaylaştırmıyor diyemem”. Adam çocuğun bahsettiği şeyin ne olduğunu çok iyi biliyordu belli ki. O görmeye çok alışık olduğumuz halden anlayan tebessüm kapladı yüzünü. “Kendini de sevmiyorsun pek değil mi” diye sordu? Çocuk, bu kez kendinden emin bir şekilde, “Kendini sevenler bencil insanlardır, kendimi sevmeyerek yanlış yapmıyorum bence” dedi. Adamın yüzündeki kıvrımlar hafif bir tebessümden çok çocuğun cehaletine karşı bir gülüşe dönüşmüştü artık. En azından öyle görünüyordu. “Onu sevmiyor olmanın sebebi, aslında kendini sevmiyor olman. Nefretin de aynı şekilde yalnızca bu yüzden. Bunu farkettin mi hiç?” diye sordu, yüzündeki neredeyse aşağılayıcı olan gülüşü bitirdikten sonra ekledi; “İnsan sevmediği şeylerden, yalnızca kendisiyle ilgiliyse nefret eder.”

Çocuk kendisinden hiç beklenmeyecek bir olgunlukla konuşmaya başladı, “Biliyorum. Kendimi sevmediğimin gayet farkındayım. Zaten bu gerçeği bana unutturmamak için buradasın sen de. Bana acı çektirme faslın bittiyse eğer, bence artık gitmelisin.” Çocuğun cümlesini bitirmesiyle birlikte adam birdenbire yok oldu. Ne bir ses ne de bir başka şey. Çocuk onları dinlediğimin farkındaymışçasına bana döndü ve her şeyin onun suçu olduğunu söyleyip özür diledi benden. Anlamsız bakışlarım arasında uzaklaşırken bu kez başını çevirmeden bağırdı, “Unutma! Hepimiz birbirimize benziyoruz.”

elveda

Uykuda ölmek güzeldir derler. Bir rüyayı bitirmemenin tek mümkün olmayan yolu galiba uyanmamak. Benden önce başka birinin de söylediği gibi, rüyaları gerçek yapmak uyanmakla mümkün. Sanırım artık uyanma vakti.

Elveda dostlar. Bugün bir şey bitti.

çaba

Mağlubiyete mahkûmuz. Hepimiz… Kaybedeceğimiz günü görmek için bekliyoruz. Göstermelik mücadeleler verip, karşılığında kıymetsiz zaferler satın alıyoruz yalnızca. Somurtmamak için sebepler arıyoruz durmadan. Aslında sırf bu bile kanıtlıyor, her şeyi ta en baştan kabullendiğimizi.

Bir fotoğrafa takılıyor şimdi gözüm. Siyah bile değil sanki, öylesine renksiz. Her geçen saniye eskiyor olmanın yanında, hiç değişmiyor o küçük fotoğraftaki insanların küçücük yüzleri.

Güzel bir şey hatırlıyorum aslında. O ana dair tek hatam mutlu olmakla meşgul olmaktı belki de. Belki yalnızca bir fotoğraf çekmeliydim hiçbir şey bozulmasın diye. Ya da küçük bir kağıda, belki bir peçeteye bir şeyler yazmalıydım daha sıcacıkken her şey. Şimdi uzakta sanki hepsi…

İnsanın küçük oluşu mudur acaba böyle büyük sözler sarf etmesine sebep olan? Yoksa sadece öylesine konuştuğu için mi yapar ısrarla aynı hataları? Ne yazık ki bir yere bağlayamıyorum hiçbir şeyi. Esasen çok fazla yazasım da yok bu sefer. Bir şeyi fark ettim işte, yeniliyoruz zamana, zamanla. Nasıl doğduğu gün ölmeye başlıyorsa insan, öyle yaşıyoruz işte. Yenileceğimiz günü görmek için gayret ediyor, kaybetmek için kazanıyoruz. Ne zaman bu kadar acımasız olmayı başardık bilmiyorum. Öğrendiğim şey ise, bir şeyi istemenin tehlikeli olduğu artık. İstememeyi öğrenmeliyiz. Not ediyorum bunu bir kenara.