fotoğraflar

Bu kabalık gerçekleri kim, nereden getirdi efendim? Nihayetinde, biz kaybolduk gerçeklerin arasında. Herkese en az birkaç gerçek rast geldi. Bir gerçek kollarımızdan tuttu, bir gerçek gözlerimizi bağladı, başka bir tanesi boğazımıza yapıştı.

***

Zamanın öncesinin ve sonrasının arasına sıkıştırdığımız ‘an’lardan teşkil ediyoruz hayatı. Her an, bir diğerinin peşinden geliyor. Çoğalıyorlar, her an çoğalıyorlar ve karmaşıklaşıyorlar. Zaman durdurulup, bakılamıyor ne geriye ne de ileriye. Hilelere izin vermiyor bu karmaşıklık. Bir küçük parçayı çekip çıkarmaya çalışıyor insan, geride bıraktığı anlardan; altüst oluyor her şey.

Birileri doğuyor, birileri yaşıyor, başka birileriyse ölüyor. Birileri ölümden korkuyor, birileri yaşamayı seviyor; hatta kimileri ölmeyi, kimileri de yaşamayı bekliyor. İnsan sabırla ölmeyi bekler mi hiç? Bekliyor.

Bir fotoğraf çekiyor birileri, bir ‘an’ı, an olmaktan kurtarmak için. An kurtuluyor kurtulmasına fakat hayat, bu hileyi de cezasız bırakmıyor. O fotoğrafa -ki o fotoğraf zamana karışmayı öyle veya böyle başarmıştır- sıkışmış küçücük an, daha en baştan cezalandırıyor insanı. Yıllar geçiyor, eskiyor bir köşede o fotoğraf ve tekrar çıkıyor ortaya bir şekilde. Fotoğraf yaşıyor, fotoğraf yaşlanıyor belki de ve fakat insanlar ölüyor. Fotoğraflar ölmüyor efendim. Bir köşede bekliyorlar ama ölmüyorlar.

buğday tarlasında bir sabah

Kimse koskoca fili görmüyordu. Oradaydı, oradaydı işte, bir yerlerde. Ama yine de kimse bilmiyordu nerede olduğunu. Biz de görmüyorduk. Ben biliyordum, o biliyordu. Ama görmüyorduk.

***

Dengemiz bozuluyordu ağladıkça,
Ağlamak için söylüyorduk şarkıları,
Ve toprak ağırlaşıyordu biz ağladıkça,
Biliyorsun,
Buğday tarlasında bir sabah,
Tek başıma uyanmıştım ben,
O zaman da ağlamıştım.
Buğday tarlasında bir sabah,
Bir adam vardı oradan geçen,
Yoksulluk yapışmıştı adamın ayaklarına.
Ağlamıyordu adam, gülmüyordu da,
Sessizce yürüyordu, sen de hatırlarsın.
Adam sessizce yürüyordu,
Korkuyorduk,
Buğday taneleri ve ben,
Hepimiz korkuyorduk,
Adam korkmuyordu ve adam beni görmüyordu.
Sadece buğdayları görüyordu adam.
Adam gidiyordu, ben duruyordum.
Adam kayboluyordu, ben düşüyordum.
Buğdaylar duruyordu öylece.
Sonra?
Sonra, yani ellerim toprağa değdiği zaman,
Ve bir de sabah olduysa tamam,
Düğümler çözülmez artık,
Tekrar gece olmadan.

sesler

Yan taraftan gelen ve anlaşılması hala mümkün olmayan müzik devam ediyordu. Ve bununla birlikte aklımda başlı başına bir cümle dolaşıyordu. Nereden geldiğini anlamadığım ve/veya anlamlandıramadığım. Menşeini çözememenin verdiği gurur kırıklığı bir tarafa devamını da getiremiyordum. İyi ve acı ihtimalle düğümlenen kelimeler, uzak bile değillerdi. Yoktular. Kelimelerim yoktu sanki. Olmayan kelimelerden aidiyetle bahsetmek kadar komik bir şekilde yoktular hem de.

Sanırım benim satırlarımın hayatta kalma yöntemi de bu. Daha önce varmadığı sapaklarda yolunu kaybederek varıyor bir yerlere veya bir istikamete varmadan, yollarda kaybolmuş kelimeler olarak zayiat addediyor kendini. Kelimeler ve aidiyet… Bir aldanış var sanırım burada. Duyduğum her yeni anlamla tekrar düştüğüm şaşkınlık; yani kelimelerin sayısındaki o korkutucu fazlalık. Oysa çok fazla insan var. Nasıl olur da yan yana getirdiğim kelimeleri sahiplenip, kelimelerim diyebilirim? Yoksa birbirine benzeyen binlerce kâğıdın her biri benim olmadığı gibi, her geçen saniye kirletmeye devam ettiğim bu kâğıt gibi, kullandığım her kelimeyi de sahiplenerek mi kirletiyorum? Kelimelere ve kirlenmiş kelimelerime soruyorum o halde, “Ne ve nereden geliyor bu ses?”

sarabande-2

Hemşirenin anlatmaya çalıştığı şeyler üzerine telaşlanan annesi, bu kez sabah otobüsüne işe gitmek için değil hastaneye gitmek için binmişti. Hastaneye vardığında kızı tekrar uyumaya başlamıştı. Kızının baş ucunda beklediği saatlerden sonra doktor onu yanına çağırmış ve artık geleceğine pek de ihtimal vermedikleri o umut ateşini yakan haberi vermişti. Kızı iyileşmeye başlamıştı.

***

Geçen aylarla birlikte hastalığı tamamen terk etmişti vücudunu. İyileşmeye başlayan bedenine rağmen eski ruh haline dönemiyordu bir türlü. O geceden bu yana, şaşmadan her gece, rüyasında zifiri bir karanlığın ortasında o iki kelimeyi söylüyordu birisi ona, “Bugün ölmeyeceksin.”

Diğer yandansa, hastalığı süresince ölüm fikrine öylesine alıştırmıştı ki kendisini, bu duygu her zerresine işlemişti artık. Daha durağandı hareketleri. Önceleri safça bir merakla hareketsiz kalamayan gözleri, artık uzun uzun bakmak üzere bir şeyler arıyordu sürekli. Mezara girmiş ve çıkmış gibiydi o. Toprağın tüm soğukluğunu ve kayıtsız kabulünü tatmıştı. Yeterliydi de bu, bir insanın kişiliğini kökten bir biçimde değiştirmeye.

Annesiyse başlarda kızının gördüğü rüyalardan endişelenmişti fakat daha sonra hastalığının onda bıraktığı bir iz olarak kabul etmiş ve çok da önemsememeye başlamıştı.

Hastalığı tamamen geçmiş olmasına rağmen, o hastanede tanıştığı küçük arkadaşını neredeyse her gün ziyaret ediyordu. Neşesinin bir nebze de olsa yerine geldiği nadir zamanlar da onun yanında olduğu vakitlere denk geliyordu. Aralarındaki bu kuvvetli bağın en önemli sebebi başkalarının onları anlayamıyor oluşuydu belli ki. Birisi hala ölümle burun buruna olan ve üstüne üstlük her geçen gün nihai sona biraz daha yaklaşan küçücük bir kız, diğeriyse ölümle yüzleşmeye bu kadar hazırken yaşamaya devam etmesi söylenen ve gördüğü rüyalara küçük arkadaşından başka kimseyi inandıramayan bir kızdı.

Mütemadiyen gördüğü rüyaları sakince karşılamayı öğrenmişti artık. Küçük arkadaşından başka kimseyle de paylaşmıyordu zaten. İşin garip yanıysa, ölüm duygusunu bu kadar benimsemiş olmasına rağmen, her gece karanlıklardan zihnine fısıldanan “Bugün ölmeyeceksin” cümlesine inanıyordu da. Her sabah çok da arzu etmediği bir kendinden eminlikle çıkıyordu sokağa. Belki doğru belki de yanlış fakat ölmeyeceğine inanıyordu.

Onunla ilgili en acımasız şey, acının bile rutinleşmesine izin vermeyen bir hayatı oluşuydu. Onu bazen daha derine bazense daha sığ sulara çeken bir şeyler daima çıkıyordu. Daha genç sayılabilecek yaşına rağmen atlattığı şeyler karşısında artık gözlerini kapatıp daha derinde mi yoksa daha sığ bir suda mı olduğunu sorgulamaktan vazgeçmişti. Çırpınmadan ve kaçmaya çalışmadan götürüldüğü istikamete boyun eğiyordu.

Bir sabah tüm bu alıştığı gariplikler de alt üst olabilmeyi başarmıştı. Uzun süredir sakince karşıladığı, iki kelimeden inşa rüyası bir kelime daha eklemişti kendisine o gece. Ve bu kez karanlıkta değil, sonuna kadar parlak ve beyaz bir sonsuzlukta, korkuyla uyanmasına sebep olan o üç kelimeyi duymuştu, “Bugün, sen ölmeyeceksin”.

Terler içinde kaldırmıştı başını yastığından. Bu kez annesine haber bile vermeden küçük arkadaşının yanına gitmek üzere çıkmıştı evden. Yanına vardığında bembeyaz yüzüne ancak bu kadar yakışabilecek bir gülümsemeyle bekliyordu küçük kız. Kendisini toparlamaya çalışarak oturmuştu yanına. Gördüğü rüyayı anlatmak istemiyordu bu kez. Saatlerce oturdular yan yana. Küçük kız uyumak için bile olsa gözlerini her kapattığında, ölümden daha derin bir korku kaplıyordu onu. “Ölmek, ölüme şahit olmaktan daha mı kolaydı?” küçük kızın öldüğünü sanarak korkuya kapıldığı anlarda bu fikir aklına yerleşiyor ve bir türlü zihnini terk etmiyordu.

Geçen saatlerin sonunda hava kararmaya başlarken, telefonu çalmıştı birden bire. Odadaki sessizliği hafifçe bozan yaprak sesleri bir anda susmuştu sanki. Telefonu açtığında, duyduğu ses ise annesine değil tanımadığı bir adama aitti.

siyah

Muhakkak yalnız değildir gecenin sevdalıları. Fakat bu sevdanın düşkünlerini keskin bir çizgi ayırır, kimileri sabahı arar gecede veyahut gündüzden kaçar, kimiyse kendini bulur karanlıklarda. Aramadan, seslenmeden bulur. Her sokakta, her ışığın altında, karanlıktan önce kendine dokunur onlar. Siyaha saklanmazlar asla, siyahta kaybolur, geceyle karışırlar. Adımları sessiz, sesleri eksik, eksikleri adı olmayan kayıp…

duvar saati

Hangi sebeple olursa olsun bir eve ilk defa gittiğinde anlam veremediği bir çekingenliğe bürünürdü. Etraftaki her şey gözüne daha kırılgan görünür, içerideki neredeyse her nesneyi ev sahibinin mahremiyetinden bir parça olarak kabul ederdi. Aslında haksız da sayılmazdı. Kendi evine de aynı gözle bakmıştı daima. Evi için aldığı her eşyada ve atmaya yanaşmadığı her şeyde kendi karakterinin izlerini görürdü. Mutfak çekmecelerinde bile kendisini bulurdu neredeyse. En sevdiği kaşık, en sevdiği tabak ve daha bir sürü şey. Evin her adımını ve karışını bu gözle biraraya getirirdi. Haliyle misafir olarak gittiği bir yer de onun için yığınla anlam ifade edebiliyordu. Bu düşüncelerle girmişti o eve de. Etrafı öyle bir tedirginlik ve kısa süren bakışlarla inceliyordu ki, onu gören birisi, bakışlarıyla bir şeylere zarar vermekten endişe ettiğini sanardı. Bu düşüncelerle etrafta dolaşırken, tedirginliğinin sebeplerini düşünmeye başlamıştı. Misafir olduğu evin sahibine saygısından mı, yoksa kendi mahremiyetine duyulmasını istediği saygıdan mı kaynaklanıyordu bu çekingenliği? Sebep inşaasında birer anlam ifade etse de her iki ihtimal de tam anlamıyla nedensel bütünlüğe kavuşmuyordu. Kanepelerden kitaplara kadar etrafındaki her şeyin üstü sanki beyaz çarşaflarla örtülmüş gibi davranıyordu. Adeta uzun zamandır girilmemiş bir ev gibiydi onun için burası. Ve her şey çok kırılgandı. Öyle ki masanın üzerinde duran bir kitap bile sanki onun dokunuşuyla paramparça olacak gibi hissederdi. Bu dikkatle birkaç dakika daha dolaştı odada.        

Daha sonra evsahibinin sesiyle uzaklaştı düşüncelerinden, «Ne içersin?» Onun gibi insanlar için her soru, üzerinde belli hassasiyetlerle düşünülmeyi gerektirirdi. Çay isterse bu evsahibinin vaktini alabilirdi, kahve daha kolay hazırlanırdı, fakat evde kahve yoksa bu da yine evsahibini önemsiz de olsa mahcup edebilirdi. «Su yeterli.» diye seslendi. Buna karşılık duyduğu şey, «Kahve yapıyorum.» olmuştu. Evde kesif bir sessizlik ve varolan bu sessizliğe tamamen zıt bir aydınlık vardı. Ve dakikalardır fark etmediği saatin sesi, birden bire işitilebilen tek şey oluverdi.

Kendisini misafir addettiği evlerdeki her şeyin sahip olduğu mahremiyet perdesinden muaf gibiydi saatler. Hatta tam aksine duvar saatleri misafirler için vardı sanki. Salonun en görünür duvarına konulur ve zaten artık baktığımız her yerde görülebilen vakit, o kocaman duvar saatiyle tekrar ifade edilirdi. Saatin sesi bir süre sonra onun için iyiden iyiye bir tanıdık haline gelmiş ve odanın içinde attığı her adımı o «tık» sesiyle eşzamanlı hale getirmeye başlamıştı.

Dakikalar geçtikçe eve de alışmaya başlıyor gibiydi. Mahremiyet perdesi, bir tiyatro perdesi gibi fakat daha yavaşça ortadan kayboluyordu. İlk başta göz ucuyla bakmaktan bile uzak dururken, şimdi masanın üstündeki kitapları teker teker inceliyordu. Kendisinde de var olan bir kitaba rastlamıştı. Evi biraz daha aşinalaştıran kitabı karıştırırken, altı çizili satırları daha da farklı bir özenle okuyordu.

Ayak seslerinden, evsahibinin adımlarını dikkatle attığı anlaşılıyordu. Elinde iki bardakla girdiğini görünce bir süre daha bekledi; bardakları, kanepenin hemen önündeki sehpaya koyup oturmasından sonra elindeki kitabı aldığı yere aynı şekilde bırakarak o da tekli koltuğa geçti.

***

Geçen birkaç saatin ardından evdeki yabancılığı neredeyse yok olmuştu. Konuşmanın yerini küçücük bir es aldığı esnada gözü birden duvardaki saate takılmıştı; misafirler için konulan saate. Saatin durduğunu fark etmesi ve bunu dile getirmesi neredeyse aynı anda gerçekleşmişti. Fakat evsahibinin «O saat hep bozuk.» karşılığı, saatler içinde ortadan kalktığını sandığı tüm perdeleri, tekrardan her tarafı kaplar hale getirdi. Yolu sahiplenen her yolcunun hissettiği, «Artık gitme vakti geldi» hissi onu da birdenbire ve içten içe işgal etti. Tebessümle duvardaki saate bakıp, kelimeleri yanyana getirdi, «O halde, sanırım gitme vakti.»

kardelen

Kader denilen şey öyle karmaşıktı ki, zamanın içine gizlenen bilmecelerden her insan farklı ve doğru bir cevap çıkarabiliyordu. Fakat bununla birlikte hepimiz ısrarla hata yapmaya devam ediyorduk. Kendimize zarar veren hatalar… Bundan yıllar sonra belki de hatırlanamayacak kadar basit şeyler için birbirimizi üzebiliyorduk mesela. Tüm bu karmaşa içinde gayet basit ve kesinliğiyle bile çekici olan ölüm vardı bir de. Varoluşundaki zıtlıkla Oğuz Atay’ın söylediklerini hatırlatıyordu bana, “Bir durumdan başka bir duruma nasıl geçtiğimi zaten bir türlü kavrayamam. Mesela, karanlıktan sonra birdenbire nasıl aydınlık olur, albayım? Siz hiç görebildiniz mi?” Sanırım bu gri geçişlerden sıyrılmış birkaç şey vardı insanın kaderinde. Ve yalnızca o birkaç şeyden birisi olan ölüm böylesine bir kesinlik ve keskinliğe sahipti.

***

Yorgun gözleriyle pencereye bakıyordu. O kadar dalgındı ki, seyrettiği şey, sonsuzluğa açılan penceresinden görebildiği, ağaçlar ve bulutlar mıydı yoksa özgürlüğünü sınırlayan camın bizatihi kendisi miydi emin olamıyordum. Aynı durum ona karşı hissettiğim sevgide de vardı sanırım. Kalbim, göğüs kafesimin içine hapsolmuşken, hissettiğim sevginin sınırı yoktu. Ve üstüne üstlük öylesine saydam bir sevgiydi ki, onun da bu konuda en ufak bir şüphesi olmamıştı hiçbir zaman. Onun bakışları daima böyleydi. Gözlerinin değdiği yerin ve kimsenin ötesini gören bir hali vardı.

Beni zaman zaman telaşlandıran bir bakıştı bu aslında. O, her şeyin ötesini gören bakışları bana doğru yönelse bile, bazen benden de öteye doğru uçuveriyordu sanki. Böyle vakitlerde onun, ömrü tek bir gün olan küçük bir kelebek gibi korkuyla ve heyecanla baktığını hissediyordum sanki. Heyecan, gözlerine; korkuysa tüm bedenine hakim oluyordu.

Bir seferinde geceye rağmen kaldırımları bile aydınlatacak kadar aydınlıktı dışarısı. Yağan yağmurun biriktirdiği küçük göletler her küçük huzmeyi onun gözlerinin içine doğru itiyor gibiydi. Gözlerine koca bir dünya sığabilir diye düşünmüştüm o an. Bu hislerle bakarken gözlerine, tüm o parıltının içinde beni izlediğini fark etmiştim.

Sanırım o günden sonra onun gözlerinde kendime bir yer edindiğimi fark ettim. Çok keskin bir farkına varış değildi bu. Ölüm gibi değildi yani, belki büyümek gibi, belki de yeni bir sabahın doğuşu gibi.

Söyleyin, siz de görmüyor musunuz kardelenleri?

ipler ve uçları

Doğrudur, ben de ayıramadım mürekkebi kağıttan. Fakat kibir denizine düştüğünde birdenbire bulanıklaştı kelimeler. Yine de kopmadı mürekkep kağıttan.

Doğru soruları soramamış olmamız, bulamadığımız cevapların noksanlık sebebi oluyor bazen. Önceler ve sonralar…

***

Gece karanlığında ve kapladığında kar her tarafı, bir başka sessizlik oluyor sanki. Hani kimseler yokken bile etrafta, yine de fark etmediği bir ses duyar ya insan sokakta, o sesin varlığını öyle zamanlarda anlar. Gece karanlığında ve kapladığında kar her tarafı…

Bugün öyle bir gün değildi. Gece karanlığıydı ve fakat her taraf karla kaplanmamıştı. Ve adamın biri, sessizlikte boğulmaya razıyken, korkuları ve şüpheleri doldurup ciğerine, dalamadı uykuya.

Ne kadar fazla karanlık vardı orada. Gecenin karanlığı yetmez gibi, perdeler de zayıf ayışığını sokmuyordu içeri. Perdesiz ve penceresiz bir sokağı hayal etmeliydi insan bazen. Böyle bir hayal için gözlerini kapatıyordu aynı insan, acımasız ve hatta vefasız bir karanlık daha ekleniyordu.

Kader bir ip gibi duruyorken masanın üzerinde, düzensiz, orantısız fakat birbirinin devamı olan bir sürü parçaya bölüyordu birileri. Dokunsa buluyordu o adam ipleri ve uçlarını. Belki de yarım yamalak… Fakat öyle bir karanlık çökmüştü ki üstüne, amaçsız düğümler atıyordu arka arkaya.

Sabah olacaktı. Olmalıydı.

güneş

Gecede hükmüm yoktur benim,
Şafak sökmez odamda.
Zihnim derin, perdelerim kalın.
Yağmura doymuş toprağım,
Ama düşmemiş üstüme,
Tatlı serin gölgesi baharın.

Ve fakat,
Sabah oluyor şimdi;
Olsun.
Sabah benimse, güneş senindir.
Yağmur gibi bir bahar geliyor;
Ve bir ağacın kökleri sarıyor,
Toprağımı damar damar.
Sarsın.
Toprak benimse, gökyüzü senindir.

tesir

Yalnız başarmak söz konusu. Zaten tarih dediğin bizatihi başaranların hikayelerinden ibaret. Yani aslına bakarsak, kimse çabalayanları umursamıyor. Hem hayat, çok da alışılmaması gereken bir şey. Alışsan ne mi olur? Belli olmaz belki biraz daha mutlu olursun.

***

Sesim iyiden iyiye yorgunluğumu gösteriyordu artık. Fakat bu yorgunluğun, düşüncelerimden mi yoksa kendini sabaha teslim edecek karanlıktan mı kaynaklandığını bilmiyordum. Bir süre sessizce masadaki bardağa bakmaya devam ettim.

“Galiba toparlayabildim az önce anlatmaya çalıştığım şeyleri.” dedi, olgun fakat tedirgin bir öz güvenle. Gerçekten konuşacak takatim kalmamıştı artık. Yarısı dolu bardağı elime alıp onu dinlemeye başladım.

“Kelimeler  üzerinde fazla düşünüyoruz sanırım. Tamam. Elbette her kelime bir iz bırakır.” Tam o anda içimden “Muhakkak” dedim, fakat bir ses olarak havada karşılık bulmadı. Konuşmaya devam ediyordu, “Fakat sevgili dostum, boş versene tüm bunları. Gördüğüm kadarıyla melekler bizi pek de hakkıyla koruyamıyor. Haliyle geriye kalanların hepsi şeytanın oyunları.” Aniden sözünü bölerek, “Ne yani?” dedim, “İrademizin hiç mi günahı yok?” Sorduğum soruyu beklediğini gösteriyordu yüzündeki ifade, fakat yine de bir an duraksadıktan sonra, biraz daha acıyan bir ses tonuyla devam etti, “Var elbet. Ne yazık ki var. Fakat daha önce sen de hissetmedin mi? Bütün bir ömrünü günahlarını yerine getirmek için yetiştirilmiş, kurbanlık bir koyun gibiydin.” Bir bakıma haklıydı söylediklerinde. Ama yine de gözden kaçırdığı bir şey vardı. “Doğru. Bunu ve daha fazlasını hissettim.” dedim.

Gökyüzüne baktığımda güzel bir manzarayı görmeden önce evrendeki varlığımın küçüklüğüyle her seferinde dehşete düşen biri olarak, gerçekten de düşünmüştüm söylediği şeyi. Benim yerimde olan bir insan tam olarak benim yaşadığım hayatı yaşar, benim hatalarımı ve benim doğrularımı tekrarlardı, kaderi teyit edercesine. Fakat bu iradeden uzak gibi görünen hayat çizgisindeki şifrenin cevabını verecek soruyu keşfetmiştim, “Ben neden bendim?” Henüz aklımla cevap verme kabiliyetine varamadığım bu soru, varlığımdan,  yok olma istikametime kadar tüm bilinmezlere cevap verdirecek kilit soruydu. Bu düşünceleri sessizce tamamladıktan sonra tekrar ona döndüm. Sanırım şimdi soru sorma sırası bendeydi, “Günahlarımızın sorumluluğunu, onları gururla taşıyacak olan şeytanın sırtına yüklemeye heveslenecek kadar mı korkuyorsun Cehennem’den?” Sorduğum soru, sanki bir hakaret barındırıyormuş gibi bir ses tonuyla, “Nasıl yani?” dedi.

Olaya çift taraflı yaklaşmak zorunda kalacaktım, düşündüklerimi anlatabilmek için, “Yani düşünsene…” dedim, “Hayattaki doğrularımızdan meleklere bir pay vermek yerine, bir gurur nişanesi gibi irademizi parlatıyoruz. Fakat iş günahlara geldiğinde, ya şeytanın oyuncağı kabul ediyoruz kendimizi ya da kader rolünün bir oyuncusu. Buradaki iki yüzlülükte suçlu kim?”

“Haksız değilsin.” dedi, -Zaten “Haklısın” demek her zaman  için zor olmuştur.- “Fakat böyle bile olsa, kader varken, irademizin yargılanması ne kadar adil?”

İş yine dönüp dolaşıp, “Ben neden benim?” sorusuna ulaşmıştı. “Bilmiyorum.” dedim, “Ama sanırım iradeler değil, ruhlar hesaba çekilecek.”

çocukluğum

Seni bulduğum gemiye,
Beni bulmak niyetiyle
Kaçak ve gizlice binmiş
Kaybettiğim çocukluğum.

Haliyle,
Ben şimdi aşık;
Yüreğimdeyse,
Seni seven bir çocuk.
Ellerin,
Görebileceğim bir yerde dursun.
Yoksa tedirgin oluyor,
Yüreğimdeki o çocuk.