bilgeler ve istisnalar

Zamandan çalalım veya zamanımızdan çalınsın, biz de o sırada bir meseleyi biraz açalım.

***

Hayal kırıklıkları, gayelerin anlamsızlığını keşfettikçe daha da büyüyen bir şey. “İnsan ne ile yaşar?” sorusuna cevap bulamayan sığ beynim, “İnsan ne için yaşar?” dendiğindeyse, felsefedeki bu tehlikeli insan sevgisinden korkar oluyor. Belki de felsefi yetersizliklerimdir bu söylediklerimin sebebi. Fakat siz söyleyin bana, bu sorulara vereceğiniz hangi cevap gerçekçi bir genelleme olabilir?

***

Yapmayın lütfen, istisnalar elbette kaideyi bozar. Hatta diyebilirim ki; kaideleri, daima istisnalar bozar.

Sevgili dostlarım, daha da güzeli şudur; dünyayı daha güzel bir yer yapan istisnalardır ve eğer güzel günler göreceksek, bu, istisnaların sayesinde olacaktır.

Fakat tüm bu umutlu güzelliğe rağmen insanın hiçbir duygusu doymak bilmiyor, sevgili dostlarım. İstisnalar sayesinde güzelleşmiş bir dünyayı bile daha güzel yapmaya çalışacak, içimizdeki bu doymak bilmez açlık. Ve o zaman tekrar istisnalar genelleşecek. Bundan çok önce de, “daha” güzel bir dünya hayaliyle gelmedik mi bu rezil halimize. Bizim bir şeyleri daha iyi yapma arzumuz, bizden sonrakilerin de berbat sabahlarda uyanmaya devam etmesine sebep olacak yalnız.

Öğrenmemiz gereken budur belki de, “Dünyayı olduğu gibi sevebilmek”. Fakat sevgili dostlarım, öyle bir hırs var ki içimizde, bırakın dünyayı olduğu gibi sevmeyi, biz bir insanı bile olduğu gibi sevebilmekten aciziz. İstisnalarımız mevcut elbette. Kanaatimce, yeryüzündeki gerçek bilgelik de budur, “Olanı sevdiğimiz hale getirmek yerine olanı yalnızca olduğu gibi sevebilmek”. Ve daha da önemlisi, bunu bir maharet olarak özümsememek. Benim için bir bilgenin alametidir bu, sevgili dostlarım.

Ve işin acı yanı; ben de bilgelik karşısında hırsıma yenik düşüyorum, “Sevilmeyi ‘daha’ fazla hakkeden birileri varsa, onlar bu insanlardır”.

sevda

Odama baharı sığdırdım ben. Yağan her damlayı, sevdama ekledim. Su toprağa karıştı, toprağı yüreğime sığdırdım. Önce köklerine sarıldım, sonra gölgene sığındım. Uzandı dalların, birden gökyüzüne dokundum. Dost oldum yıldızlarla, öğleden sonra gelirsin diye sabahlara kadar mutlu oldum.

Ben yağmurdum; yeşer diye yüreğimde, şimdi toprak oldum. Güzden sevmeyi, kıştan sabrı öğrendim. Ve gözlerinden, gözlerinden sevilmeyi öğrendim.

Yersiz yurtsuz bir adamdım ben, nefeslerini biriktiren gök kubbeye ‘evim’ demeyi öğrendim.

sarabande-1

Güneş doğduğunda, gözüne uyku girmemiş halde çıktı yatağından. Birkaç haftadır her muayeneye gidişinde bu halde uyanıyordu. Diğer günlerde de adam akıllı bir uyku uyuduğu söylenemezdi. Kalktıktan birkaç dakika sonra mutfağa gittiğinde, annesinin kahvaltı hazırladığını gördü. Karşılıklı iki ‘günaydın’dan başka bir şey söylemediler birbirlerine. Mutfaktaki sessizliği kızarmak üzere olan patatesler ve çayın altındaki doğalgaz ateşi bozuyordu. Kahvaltı bitene kadar da pek bir şey konuşmadılar. Annesi, “Ne zaman çıkalım?” diye sordu, o da “İstediğin zaman çıkabiliriz.” dedi yalnızca.

Hastane her zamanki gibiydi. Gri duvarların arasına sıkışmış hastalar, hastalıklar ve bir de hasta yakınları. Tabii bir de doktorlar ve diğer hastane personeli… Kötü aydınlatılmış koridorlardaki insanlar, kasvetle bekler ve yürürken, doktorların odalarıysa sanki bir umut arz etmeye çalışırcasına iyi aydınlatılmıştı. Fakat onlarınsa yüzlerindeki kasvet bozuyordu tüm o umut vaat etme gayretindeki ortamı. Birkaçı hariç tüm doktorlar böyleydi hastanede. İşin garip yanıysa, o birkaç güleç doktorun da yeterliliğini sorguluyordu çoğu hasta.

Koridordaki yarım saatlik bekleyişin ardından bir hemşire ismini seslenerek doktorun odasına davet etmişti onu. Odaya girdiklerinde, göze ilk çarpan şey doktorun arkasında duran ve ne ifade ettiğini hiç anlayamadığı koyu renkli bir tabloydu. Odanın geri kalanındaysa her doktorun odasında bulunan ve büyük ihtimalle hiçbir zaman okunmamış ve okunmayacak hasta bilgilendirme afişleri vardı. Doktor ne annesinin ne de onun yüzüne bakmadan önündeki kağıtları inceliyordu. Eliyle oturabileceklerini işaret ettikten sonra, “Tahlilleriniz çıkmış.” dedi. Doktor, tahlillerden başını kaldırdığında bile onun yüzüne bakmamaya gayret ediyordu. Annesine bakarak konuşmaya başladı tekrar; “Bu basit bir hastalık değil ne yazık ki. Sağlığına kavuşma ihtimali her zaman var elbette. Eğer imkanlarınız el veriyorsa tedaviye hastanede başlamanızı tavsiye ederim.”

Hastalığının kesinleşmesinden çok doktorun tavrı yakıyordu canını. Doktorun tüm o samimi olmama gayretini şimdi daha iyi anlıyordu. Ölmesi muhtemel insanlarla kurulacak her yakınlık acı bir sondan küçük de olsa bir pay almak demekti. Bu yüzden yüzüne bile bakmıyordu onun.

Sonraki konuşmaları neredeyse duymamıştı. Annesinin ayağa kalktığını fark ederek, o da ayağa kalkmıştı yalnızca. Dışarı çıktıklarında annesi yalnızca “Eve gidip sana valiz hazırlamalıyız.” demişti.

***

Geçen 4 ayın sonunda uykuları normalleşmişti. Belki de hastalığın ilerlemesinden dolayı artan halsizliğinin de bunda payı vardı. Ama artık daha huzurlu uyuyordu. Kendisiyle aynı hastalıktan dolayı yatan kimse yoktu yakınlarındaki odalarda. Bundan bile anlamlar çıkarmıştı hastaneye yatırılışının ilk günlerinde. Fakat birkaç hafta sonunda tanıştığı ve kendisinden birkaç yaş küçük olan bir kız çocuğunun “Seninle beraber iki kişi olduk.” demesi hem rahatlama hem de acı vermişti ona. Sonrasında da neredeyse bütün vaktini o küçük kızla geçirir olmuştu zaten. Annesinin başlarda her gün yaptığı ziyaretler de seyrekleşmeye başlamıştı geçen süre zarfında. Artık hafta sonlarında ve hafta içinde de bir ya da gün geliyordu annesi.

O gün de önceki günler gibi geçmişti. Mevsimin yaz oluşuyla birlikte hastaların bahçeye çıkmasına daha fazla izin veriliyordu. Vaktinin çoğunu küçük kız çocuğuyla bahçede oturup sohbet ederek geçiriyordu. Konuşmalarına konu olmayan tek şey hastalıktı. İkisi de sözleşmişcesine uzak duruyordu bu konudan. Akşama doğru da ilaçlarını alıp odasına çekiliyordu ikisi birden.

O gün de böyle olmuştu. Biraz televizyon izlemiş ve sonra da televizyonu bile kapatamadan uykuya dalmıştı. Birkaç saatin sonunda terler içinde fırlamıştı yatağından. Kısacık bir süre boyunca yatağında soluklanmış ve sonra seslendiği nöbetçi hemşireye gördüklerini anlatmaya çalışmıştı. “O geldi.” diyordu yalnızca. Hemşirenin defalarca “Kim?” diye sormasına rağmen o ismi telaffuz edemiyordu bir türlü. Bir sonuç alamayacağını anlayan hemşire, en sonunda “Ne yaptı?” diye sormuş ve aldığı “Bana ölmeyeceğimi söyledi.” cevabı karşısında odadan çıkarak hastanın annesini aramaya gitmişti.

Uzunca bir süre görmeye devam edeceği rüyaların ilkini görmüştü o gece.

bir adam

Bir adam, yıldızlara dokundu bu akşam,
Bir adamsa hiç ağlamadı,
Sanki gözleri ve gözyaşları yokmuş gibi.
Bir adam, yağmurlara sarıldı, sımsıkı,
Hiç ıslanmadı o adam,
Bir adam, birini sevdi bugün,
Öyle ki çocuklar bile inanmadı,
Ama sevmişti o adam.
Bir adam, zamanı durdurdu bugün,
Kimse farkına bile varmadı,
Zamanın bile ruhu duymadı.
Öyle elbet,
Zamanın da ruhu vardır.
Adamın biriyse,
Söyleyecek bir şey bulamadı bugün,
Öyle bir anlamla doldu ki,
Zifiri anlamsızlık kapladı her yanını.
Bir adam, geceyi sığdırdı odasına,
Yıldızlar bile razı oldu yolculuğa,
Dayanamadı diğer adam,
Tuttu, geceyi aydınlattı,
Yeni bir sabah doğdu birden.
Sonra toplandı o adamların hepsi,
Tek bir adam oldular.
Bir oldular,
Ve birini sevdiler hep birlikte,
Böyle bir sevmek,
Sığmazdı zaten tek bir adamın kalbine.

yeni bir sabah

“İzin ver, senin karanlığında saklanayım.” demiştim, bilmediğim hatıralarla dolu gözlerine bakarken.

Hiç konuşmadı tebessümle başını eğerken. Uzunca bir vakit etrafı seyrettik birlikte. Her geçen dakika biraz daha sığınıyordum sanki dokunamadığım ellerine.

O bekleyişi güneş doğana kadar devam etti. Her an daha da aydınlık oluyordu yüzü. En sonunda tekrar bana bakıp, “Korkma. ‘bir şeyler’ bitti artık.” dedi, “şimdi, ‘yeni bir sabah’ın vakti…”

geceye beş kala

Ah efendim, eminim, tanısanız siz de seversiniz. Hem biliyorsunuz, gerçeklerin sonu yoktur.

***

Bir kuş vardı pencerenin önünde. Keskin hareketlerle bir sağa bir sola çeviriyordu başını. Yağmurdan benim kadar keyif almıyordu sanırım. Üst komşunun oğlu da sevmiyordu yağmuru. Birçok akşam sırf o yüzden yağmur yağmadı sanırım. En iyi, çocuklar biliyor zaten kimi sevmeleri gerektiğini. Biliyorum, benimki, olabilecek en ucuz kahramanlık; ama tanısaydı, o çocuk da çok severdi seni.

Saat şimdi, beşe beş kala; belki sona da çok bir şey kalmamıştır.

deprem

Ev beşik gibi sallanıyordu uyandığında. Olanca kuvvetiyle kendini aşağıya fırlattı yatağından. Kapının dibine doğru sürünerek gidip, bir cenin gibi sarmaladı kendisini. Hemen yanında koluna girerek kendisine sarılmış birisinin olduğunu, ancak sarsıntı geçtiğinde fark edebildi. Her şey o kadar şiddetli olmuştu ki, o anda nerede olduğunun farkına bile varamamıştı. Hiç tanımadığı bir evdeydi ve yanında hiç tanımadığı birisi vardı, korkuyla yüzüne bakıyordu. “İyi misin?” diye sorduğunda, cevap bile veremeden ayağa kalkmıştı.
En son hatırladığı şey, o akşam uyumakta zorlanmadığıydı. Son derece yorgun bir halde girmişti yatağına. Hiçbir eksik yoktu hatırladığı son şeylerle ilgili. Şimdiyse, hatırladıklarından çok daha farklı bir yerde açmıştı gözlerini. “Neredeyim?” diye sordu o hiç tanımadığı yüze, fakat alabildiği tek cevap “İyi misin? Su getireyim mi?” oldu. Anlamlandırması mümkün değil gibi görünüyordu olanları. Birkaç dakika önce yaşadığı depremin bütün şokunu unutuvermişti bir anda.

İlk bulduğu lamba anahtarını açtıktan sonra, yalpalayan adımlarla evin diğer tarafına doğru yürümeye başladı. Bu hiç tanımadığı evin odalarına bakarak, bir şeyler anlamaya çalışıyordu ama hiçbir cevap yoktu. Banyonun kapısına geldiğinde gözlerini kapatıp birkaç saniye bekledi. Tekrar etrafa bakmaya başladığında her şeyin aynı olacağından korkuyordu. Haliyle korktuğu gibi de olmuştu zaten. Hala aynı yerdeydi. Gözlerini açtığında bu sefer elinde bir bardak suyla duruyordu, o tanımadığı insan. O da karşısındakinin yaşadığı şokun verdiği hissiyatla depremi unutmuştu bir anda. Suyu almadan banyoya girmeye çalıştı aynı yalpalayan adımlarla ve bir anda kapattığı kapının hemen arkasına yığıldı.

Tekrar hatırlamaya çalıştı olanları. Eve gelmiş, telefonda kardeşiyle konuştuktan sonra da yemek yemeye bile takati olmadığına karar verip yatağa atmıştı kendini. Korkutucu bir rüyaya benziyordu her şey. Daha önce de uykusunda gördüğü şeyin rüya olduğunu farkettiği olmuştu ama bu kez her şey o kadar gerçekti ki, rüya olmadığına emin gibiydi. Çaresizce ayağa kalkıp, gayet zengin görünen banyo lavabosunda yüzünü yıkamaya çalıştı. Aynaya baktığında tekrar yere yığıldı.

Keskin bir kokuyla uyandı tekrar. Aynı yerdeydi, fakat bu kez başında eskimiş fakat tanıdık bir yüz vardı. En yakın arkadaşı sordu bu kez o anlamsız soruyu, “İyi misin?”. Kesinlikle iyi değildi. Arkadaşı koluna girip odaya kadar taşıdı arkadaşını. O tanımadığı yüze bakarak, arkadaşına “Bu kim?” diye sordu. Arkadaşının tekrar başını döndürmeye yeten “Eşin” cevabı, odadaki herkesin yüzünün değişmesine sebep oldu. Birkaç dakika önce telaşlı ve endişeli bakan kadın şimdi neredeyse sinirliydi. Kadın, ağlamaklı ve kızgın bir sesle, “Biraz hava alın isterseniz.” demişti.

Artık hiçbir şey sormuyordu. Evden çıktıklarında hala yarım yamalak adımlar atıyordu. Dışarıda hava yeni yeni aydınlanıyordu. Birkaç dakika yürüdükten sonra bir çocuk parkına varmişlardı. Sırtına dokunarak banka doğru yönlendirmişti artık korkulu gözlerle bakan arkadaşını. Banka oturduklarında, “Hiçbir şey hatırlamıyorum.” dedi, artık bir cevap almak istercesine ve devam etti, “Depremden olabilir mi?”. “Ne depremi?” cevabını aldığında her şey daha da karmakarışık bir hal almıştı artık.

Deprem sandığı şey, yaşadığı bu olayın bir parçasıydı. Aynada gördüğü yüz ver arkadaşının haline bakarak, hatırladığı zamanın üzerinden epey bir vakit geçtiğini anlayabiliyordu artık. Bu ilk kabullenişle birlikte biraz olsun sakinleşmeye başlamıştı. Kendisine ait fakat hiç tanımadığı bir hayatın içindeydi.

Sokağın gece yağan yağmurdan dolayı hala ıslak olduğunu farkettiğinde, aklına aşina olduğu hayatıyla ilgili anılar gelmeye başlamıştı. Hatırladığı hayat, zaman içinde harmanlanmış nedenler neticesinde her bir adımını bildiği hayattı. Fakat şimdi içine düştüğü hikayenin sebepleri hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Neden o evde olduğu, neden o kadının yanında uyandığı, ne iş yaptığı ve belki de hepsinden önemlisi neleri geride bıraktığı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Sonrasındaysa arkadaşını, kendisi hakkında bilgilendirmeye ikna etmesi epey zor olmuştu.

Hatırladığı o son geceden bu yana, 13 yıl geçtiğini anladığında hissettiği şey, korkudan ziyade acıydı artık. Ve dahası, öğrendiği şeyler aklındakilerle hiç ama hiç uyuşmuyordu. Hayal ettiği ve yaşayacağını zannettiği hayatın çok uzağındaydı. Hepsinden kötüsüyse, aklının ucundan bile geçmeyen bu hayatı hangi sebeplerle seçtiğini hiçbir zaman kavrayamayacak olmasıydı.

Birden bire gülmeye başlamıştı. Hafif bir tebessümle başlayan gülüşü, bir dakikaya yakın bir sürenin sonunda neredeyse kahkaya dönüşmüştü. Arkadaşı omuzuna dokunup, o gün en sık duyduğu “İyi misin?” cümlesini tekrarladığında, birden bire ciddileşip “Hiç iyi değilim.” demişti.

***

Birkaç saat sonra hala aynı bankta oturmaya devam ediyordu. Arkadaşı yanında değildi artık. Ne zaman gittiği hakkında da bir fikri yoktu. Hala anlam vermeye çalışıyordu olanlara, fakat hayıflanmak dışında bir adım bile kat edebilmiş değildi. Hayatına 13 yıllık bir ileri atışla devam edeceğini kabullenmesine rağmen, sahip olduğu hayatı kabullenmeyi başaramıyordu. İnsanın zaman içinde değiştiğini ve hayatın değişimine bu şekilde uyum sağlayacağını düşünürdü her zaman. Fakat bu öylesine acımasız bir geçişti ki, kendisi değişemeden hayatı değişmişti. Sinirlerinin boşaldığını hissederek tekrar gözlerini kapattı.

***

Uyandığında neredeyse boş olan bir odadaki yatakta uzanıyordu. Gayet sakin bir şekilde doğrulup, kendisini uyandıran doktora başından geçenleri anlattı. Doktor da aynı sakinlikle, sessiz bir biçimde dinliyordu onu.

Hastanenin en eski hastalarından biri olan yaşlı adam, bazı sabahlar kalktığında bu hikayeyi anlatarak uyanıyordu. Hikayede ara sıra değişen şeyler olsa da, genel hatlar çoğunlukla değişmiyordu. Genç doktorun bir yıl önce geldiği bu hastanede, bıkmadan bu hikayeyi dinlemesinin sebebiyse, yalnızca hastanın hikayenin hangi noktasından sonra delirdiğini merak ediyor olmasıydı.

kirli kağıtlar

Tarif edemediği duygular kadardır, insan.

***

Elindeki kalemi bıraktığında saat geceyarısını çoktan geçmişti. Önünde yine sonu olmayan birkaç sayfalık bir hikaye vardı. Bu sonu gelmeyen hikayeler daha az canını sıkıyordu artık. Hatta her seferinde, neredeyse bir mezarlık sayılabilecek dosyasına yeni bir bitmemiş hikaye eklerken, bir haz duyduğu bile söylenebilirdi. Mezarlık tabirini de kendisi bulmuştu aslında, kelimelere canlıymış gibi davranmak hoşuna gidiyordu. Bazen de daha önce yazdığı bir hikayeye, içine sinen bir son bulduğunda ise yazmaktan kaçıyordu. Hikayelerinin, asıl o zaman öleceklerini düşünüyordu böyle zamanlarda.

Öyle veya böyle, bu kağıtlar da o dosyaya konulacaktı belli ki. Bu mezarlığa gidişi bir seramoniye dönüştürmeye başlamıştı artık. Ufacık bir çizgisi var olan karakterleri tamamlayarak yazdığı hikayelerde kendi de yaşıyordu sanki. Onların akıbetindeki belirsizlikte payı yokmuş gibi üzülüyordu onlara. Yine öyle olmuştu. Seramoniyi tamamlamak için bir sigara almış ve tam çakmağa uzanırken, eli kahve bardağına çarpmıştı. Dökülen kahve kağıdın alt tarafını neredeyse okunmaz hale getirmişti. Aslında yazdığı hiçbir şeyi daha sonra çıkarıp tekrar okumamıştı, ondan sonra da birisinin çıkarıp okuyacağına dair bir beklentisi yoktu hatta. Fakat yine de o ölü kavlindeki kelimelerin kağıda işlenmiş halde dosyasında var olduğunu bilmek açıklaması güç bir haz veriyordu ona. Dolayısıyla dökülen kahve, bu hazdan alıkoyacaktı onu. Eli hemen askılıkta duran atkıya gitmişti. Atkıyı kağıdın üstüne basarak bir miktar kurutabilmişti. Mürekkebi kaysa da okunabilir durumdaydılar. Bir an için gözü son cümleye takıldı, “… neden böyle olduğunu bilmiyordu.” İstemsizce bir son kurgulamaya çalıştı kafasında, fakat olmuyordu. Tekrar elini çakmağa uzatıp sigarasını yaktı. Odadaki basıklığı farkedip pencereyi açmak üzere hareketlenmesine fırsat kalmadan kapının çaldığını duydu. Gecenin bu saatinde uyumadığını bilecek ve rahatsız edecek samimiyette birkaç arkadaşı vardı. Onlardan hangisi olduğunun merakıyla istikametini pencereden, dairenin kapısına doğru değiştirdi. Kapıyı açtığındaysa şaşkın bir biçimde gelenin komşusu olduğunu gördü. İşin garip yanı, bu adamla birkaç merhabadan öteye gitmeyen sohbetleri dışında bir ahbaplığı da yoktu esasen. Bu uzak sayılabilecek adam, gecenin bir saatinde yarım yamalak giyinmiş ve gözlerindeki kırmızılığa bakılırsa daha biraz önce ağlamışçasına bitkin görünüyordu. Adam, geceyarısı yaptığı bu ziyaretin sebebini açıkladığında her şey anlam kazanmıştı onun için de. Bu çok da samimi olunmayan komşu, birkaç saat önce babasının ölüm haberini almış ve evden dışarıya atmıştı kendini. Adam, bir geceyarısı ışığını açık gördüğü için komşusunu rahatsız etme cesaretini kendinde bulabilmişti.

Konunun vahameti anlaşıldığından, saatin kaç olduğu önemsizdi artık. Genç adam komşusunu içeri buyur edip, içecek bir şey hazırlamaya başlamıştı. Babasını çok erken yaşta kaybettiğinden, bir ölümün ifade ettiği anlamları yalnızca kitaplardan biliyordu. Tahminen adamın sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıkacağını düşünerek kahve yapmanın daha mantıklı olacağına kanaat getirmişti. Elinde bardaklarla birlikte salona girerken, bu ‘yabancı’nın yazdığı karakterlere ne kadar benzediğini fark etmişti. O andan sonra adamın anlattığı hiçbir şeyi adamakıllı dinleyememişti. Aslında bu yazacağı hikaye için iyiye işaretti, kısıtlamalar olmaksızın bir karakter oluşturabilecekti kendine. Babası ölmüş bir adam…

Yarım saat kadar sonra adam, tahmin ettiği gibi yola çıkmak üzere bir şeyler hazırlaması gerektiğini farkedip terk etmişti evi. Komşusunun evden çıkışıyla birlikte bütün o yas halini üzerinden atmış, yeni bir karakterin heyecanı ve neşesiyle odasına doğru neredeyse koşmaya başlamıştı. Hayal gücüne ne kadar güveniyorduysa da böylesine bir emsal hep daha ilham vericiydi. Gecenin bir saati sokakta, gözleri kıpkırmızı bir adam… Babası ölmüş bir adam…

Aklındaki akımı kağıda teslim etmek üzere masaya oturduğunda tekrar o kahve dökülmüş satırlara bakakalmıştı. O son cümle bıraktığından biraz daha silik bir halde duruyordu. Afili bir kalem hamlesiyle tek bir kelimenin üstünü çizdikten sonra yerine yeni kelimeyi ekledi. “*** neden böyle öldüğünü bilmiyordu.”
Evet, o zaten babası ölmüş bir adamdı.
“Babasının neden böyle öldüğünü bilmiyordu.”

saat

Lüzumsuz bir telaşla koşmaya yakın adımlar atıyorduk. Yanından geçtiğimiz bir kafede çok zaman önce oturup güzel vakit geçirdiğimizi hatırladım bir an. Sonra istemsizce güldüm sanırım. Niye güldüğümü sordu, “Zaman çok garip değil mi?” dedim, “O ana ait herhangi bir şey söyleyemiyoruz bile. Hava, insan ve zamanının değişkenliğinden çok daha sabit bir hızla geçiyor zaman. İnsan gibi ivmeli değilse de gayet istikrarlı yani.” Bir an durup bana doğru döndü ve “Peki ya şimdi?” diye sordu. Kolumdaki saati gösterdim ona doğru birkaç adım daha yaklaşırken, “Zaman hala geçiyor.” dedim.

O an yüzünde, ancak dünyanın sırrını çözen insanların sahip olabileceği bir gülümseme oluştu. Eliyle saatime dokundu ve gözlerini kapattı. Gözlerinin kapalı kaldığı o birkaç saniyede etraftaki herşey son derece düzgün bir şekilde yavaşladı ve durdu. Gözlerini açtıktan sonra yaptığı ilk şey saati işaret etmek oldu. Evet, gerçekten zaman durmuştu. Birkaç dakika önce sahip olduğumuz tüm telaş ve yetişmek zorunda olduğumuz her şey askıya alınmıştı.

Artık an diye bir şey var gibi hissediyordum. Zamanın olmadığı bir düzlemde kelimelerin ve parmaklarımın nasıl yol alabildiği ve buna benzer tüm soruları aklıma dahi getiremiyordum o an. Koca bir evrenin sahibi gibiydik ve o sadece gülümsüyordu. Artık yakalamak zorunda olduğumuz bir hayat yok diye düşündüm zihnimde. Ve o hala gülümsüyordu. Ne kadar çocukça bir hevese kapıldığıma gülüyordu belki de. Beni, tüm heyecanımdan tutup da çekercesine, “Sormak istediğin hiçbir şey yok mu?” dedi, kekelemeye yakın bir ses tonuyla “Nasıl?” dedim veya diyemedim, sonra asıl büyük soru zihnimin yer yanını kapladı. Buruk bir sevinçti o andan sonra sahip olduğum his, “Peki yaşlanıyor muyuz?”. “Evet.” dedi o güzel gülüşünden hiçbir şey eksiltmeden. Sonra elimi tuttu ve yüzüme baktı tekrar, “Yıllar alan bir hikayeyi, tek bir anda yaşayamazdık. Sen de biliyorsun değil mi?”. Tüm zaman algımı alaşağı etmiş olmasına rağmen zannımca dakikalardır süren gülümsemesi tamamıyla anlamlanmıştı artık. Bu kez kendi kolundaki saate dokundu ve her şey eski haline döndü. Bir ‘an’a koca birkaç dakikayı sığdırdıktan sonra tekrar her şey eski haline dönmüştü. Zamanın tekrar akmaya başladığını, varlığını unuttuğum rüzgarın yüzüme çarpışıyla fark ettim.

İşin garip yanıysa belki de sıkça hissettiğim, o, zamanın içinde kaybolmuşluk hissi yok olmuştu artık.

sessiz gece

Her sabah böyle olurum ben,
Bir şehrin kalabalığı yıkılır üstüme,
Zaman geçer, acılar geçer de,
Yitik hayallerin boşluğu terk etmez insanı.

Duruyor şimdi orada bir yerde,
Ne bakmaya cesaretim var,
Ne de yokluğunu kabul etmeye,
Baksana, duruyor işte hala,
Senin yalnızlığın,
Benim sensizliğim.

Her sabah böyle olurum ben,
Ne gece çare olur,
Ne doğan güneş.
Bir tek ilacı var bu uyanışların;
O da kanını çeker karanlıkların.